10/19/2015

Hiç Yakışıyor mu Sana?


Sık sık kendimize ya da çevremizdekilere bir şeyleri yakıştırmıyoruz. Kafamızda belirlenmiş, bize yakışan ve yakışmayan davranışlar, duygular var. Çoğu zaman ipin ucu o kadar kaçıyor ki en insani duyguları, davranışları yakıştırmaz hale geliyoruz. 

Mesela üzüntüyü yakıştırmıyoruz sık sık.  
”Nasıl olur da böyle bir şeye üzülebilirim/üzülebilirsin?”

“Üzülecek bir şey yok. Hiç yakışıyor mu sana? Toparla kendini hemen!”
diyoruz.  

Çoğu durumda üzülmeyi “güçsüzlük” addediyor ve yakıştırmıyoruz. Tutumumuz da üzüntüyü yok saymaya ve “güçlü” olmaya/gözükmeye yönelik oluyor. Oysa üzülmek, gayet insani ve hiç de güçsüzlüğe işaret etmeyen bir duygu. 

Bu duyguyu güçsüzlükle eşleyen öğretiler almış başını gidiyor. Toplumsal öğretiler oldukça etkili; ayrıca son yıllarda daha şiddetli esen kişisel gelişim rüzgarındaki bir çok sözde uzman da hep mutlu, güçlü, başarılı vb. olmamız gerektiğini öğütlüyor bize. Eninde sonunda bu öğretiler de işe yaramıyor; çünkü en insani duygularımızı reddetmek ya da “Tü kaka” diyerek itelemeye çalışmak elbette sonuç vermiyor, hatta olumsuz sonuç veriyor.


Öfkeyi de yakıştırmıyoruz. “Keep calm and carry on.” (Sakin ol ve devam et.) bu yüzden bu kadar yaygınlaştı ve sonunda bıkkınlık getiren bir hale büründü. Sakinleşmeye ihtiyacımız var, evet. İhtiyacımız olmayan şey öfkelenmeyi hastalıklı olarak görmek.

Öfkelenebiliriz ama bu öfkeyi yıkıcı bir şekilde kullanmak zorunda değiliz. Öfkenin kendisini kötülemekte yine bir fayda olmadığı gibi zarar da var. 

Öfkenin nesi mi güzel? Bir şeye öfkeleniyorsak bu bize bizimle ilgili bilgi verir. “Neden buna bu kadar kızıyorum?” sorusunu sormamızı ya da genel olarak öfkeliysek “Neden bu kadar öfkeliyim?” sorusunu sormamıza vesile olur. Bu soruları sormak da üzüntümüzü öfke olarak yaşadığımızı ya da kızdığımız şeyi kendimizde gördüğümüz ve kendimize kızdığımızı fark etmemize araç olabilir pekala. Bunlar sadece örnekler ancak açık ki öfke duygusunu da lanetlemekten hayır yok. 

Sık sık yakıştırılmayıp kötülenen duygulardan biri de kaygı. Kaygılanmak, sanki insani bir hal değil de hastalıklı, aciz bir hal gibi görülüyor. Her duyguda olduğu gibi kaygıyı da çok yoğun bir şekilde yaşadığımızda hayatımız zorlaşıyor, bu doğru. Doğru olmayan kısım kaygının düşmanımız olduğu ve onu yok etmemiz gerektiği. 

Birçok kişi yola kaygısını yok etmek/sıfırlamak için yola çıkıyor; kaygılanmamak için kendini çeşitli şekillerde uyuşturuyor, dikkatini dağıtıyor, kaygısını yok sayıyor. Sonucunda ne oluyor? Kaygıyla savaştıkça kaygı daha da artıyor ve bir noktada kaygıyla savaşmaktan yorulup pes edip, depresyona giriyoruz.  
  


“Depresyonunuzu/öfkenizi/kaygınızı yenin!” türü mesajlar işte bu yüzden sakıncalı. Kendimize yakıştırmadığımız bu insani duyguları düşman ilan edip, “yenilmesi gereken” bir şey olarak görmek hemen her zaman kısa ya da uzun dönemde ters teper. 

Demek istediğim, depresyon, öfke ya da kaygıyla ilgili hayatımızda zorlandığımız zamanlarda yardım almamak, ilaç ve psikoterapi desteği almamak DEĞİL. Bu yapılabilecek çok büyük bir yanlış olur ve çok ciddi olumsuz sonuçlara yol açabilir. 


Demek istediğim:
Duygularımızı düşman olarak görmek ve onlarla savaşmak yerine onlarla barışmamızı, normal bir düzeye gelmesine izin vermeyi hedeflemek faydalı.

Bakış açısı değişince alacağınız psikolojik/psikiyatrik desteğin etkisinin de arttığını göreceksiniz. 

Bakış açısını değiştirmek için farkındalık kazanmak gerek. Farkındalık kazanmak ve olumsuz sayıp savaştığımız duygularımızla ve kendimizle barışmak için en kısa yollardan biri de farkındalık temelli psikoterapiler. 

Farkındalıkla ilgili daha fazla bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

Sevgiyle,
Mine Hasırcı
Uzm. Klinik Psk.















Fotoğraf Kaynakları: 
https://drdivaphd.files.wordpress.com/2012/06/tears_of_sadness.jpg
http://vignette3.wikia.nocookie.net/lietome/images/a/a9/TR-anger.jpg/revision/latest?cb=20101104131027
http://abchomeremedies.com/wp-content/uploads/2015/02/anxiety6.jpg