1/25/2012

Klinik psikolog mu daha iyi, psikiyatrist mi?

Bu soru net bir cevabı olmayan bir sorudur çünkü beraber çalışan iki farklı uzmanlık alanına mensup kişileri karşılaştırır. Unutulmaması gerekir ki ilaç tedavisi gerektiren durumlarda başvuracağınız kişi psikiyatristlerdir çünkü ilaç tedavisi alanında uzmanlaşmış olan kişiler psikiyatristlerdir, psikologlar değil. Psikoterapi için ise böyle bir ayrım söz konusu değildir. Bir klinik psikolog çok iyi bir psikoterapi eğitimi almış olabilirken bir psikiyatrist psikoterapi alanında yeterli donanıma sahip olmayabilir. Aynı şekilde bunun tersi de geçerli olabilir. Türkiye'de henüz gerekli düzenleme yapılmamış olduğundan gittiğiniz terapistin psikoterapi konusunda yeterli bir eğitimi olup olmadığını anlamak özen gerektirmektedir. Bu nedenle gittiğiniz psikoterapistten eğitimi hakkında sizi bilgilendirmesini isteyebilirsiniz. Bu sizin hakkınızdır. 

Bir yanılgı da şudur: “Ben ilaç almak istemiyorum. O yüzden asla psikiyatriste gitmem.”. Bir psikoloğa başvursanız bile ilaç tedavisi gerektirecek bir durum ortaya çıkar, tespit edilirse psikoloğunuz sizi bir psikiyatriste yönlendirmekle yükümlüdür. Benzer şekilde görüşmeye gittiğiniz psikolog veya psikiyatrist sizinle görüştüğünde bu konuda yeterli olmadığını fark ederse yine sizi bir başka uzmana yönlendirmelidir. Bazı durumlarda bu terapinin başında değil ortalarında da ortaya çıkabilir. Örneğin, ilk görüşmelerde konuşulmayan ve terapistin uzmanlığı dışındaki bir durum ortaya çıktığında yine başka bir uzmanla görüşülmesi konusunda terapistiniz sizi yönlendirecektir. 

“Psikologlar muhabbet eder; psikiyatristler hemen ilaç yazar.” da bir başka yanlış inanıştır. Psikoterapi konusunda kapsamlı bir eğitim almış bir klinik psikoloğun yaptığı muhabbet etmek değildir. Psikoterapi muhabbet etmekten çok farklı bir süreçtir. (Detaylı bilgi için “Psikoterapi nedir?” başlıklı yazıma başvurabilirsiniz.) Psikiyatristlerin ilaç yazma meraklısı oldukları da ayrı bir yanlış inanıştır. Muhabbet eden psikoterapi konusunda yetkin olmayan kişiler de psikolog gibi kendilerini tanıtabilirken, kimi psikiyatristler de etik olmayan bir şekilde yeterli bilgi almadan tedavi planlıyor olabilirler. Bu iki durum da meslek etiğine uymayan kişilerin yaptıkları ile mümkündür. Bu gibi örneklerden yola çıkarak psikologların ve psikiyatristlerin tümü hakkında çıkarımlarda bulunmak yanlış olacaktır. Alanında etik kurallara bağlı bir şekilde çalışan birçok uzman bulunmaktadır. Seçiminizi bu uzmanlar arasından yapmak açısından güvendiğiniz bir ruh sağlığı danışanından yardım isteyebilirsiniz. 

Özetle, psikiyatristler ve psikologlar beraber çalışabilirler. Psikiyatrist ilaç tedavisini yürütürken bu konudaki psikoterapi alanına daha hakim olan bir klinik psikolog psikoterapiyi yürütebilir. Birçok uzman gerektiği durumlarda bu şekilde çalışmaktadır. Elbette, kendisi psikoterapi konusunda yeterli düzeyde eğitim almış bir psikiyatrist psikoterapiyi ilaç tedavisi ile birlikte kendisi yürütmeyi seçebilir. Yani, toptan biri diğerinden daha iyidir ya da daha yetkindir kanısına ulaşmak yanlış olur. İlaç tedavisi için yetkin kişiler psikiyatristlerdir ancak psikoterapi konusunda kimin daha yetkin olduğunu söylemek için psikoterapistlerin psikoterapi konusunda aldıkları eğitimleri karşılaştırmak gereklidir.

1/13/2012

Sınav Heyecanı ve Kaygısı : Eyvah Yine Sınav!


Sınavlardan önce ve sırasında kaygılanıp, kendiniz yiyip bitiriyor musunuz? Sınavdan önceki gece ertesi günü kafanızda canlandırıp duruyor ve uyuyamıyor musunuz (ve tabii ki bu canlandırmalar hep felaketle sonuçlanıyor)? Siz de birçok kişi gibi sınav kaygısı yaşıyorsunuz.

Peki, sınav kaygısını herkes yaşar mı? Hangi noktada yardım almak gerekir? Nasıl düzelir? Psikoterapi işe yarar mı? Bu soruları sırayla yanıtlamaya çalışacağım.


1. Sınav kaygısını herkes yaşar mı?
Birçok kişi farklı düzeylerde de olsa sınav/performans kaygısı yaşar. Diğer bir deyişle performans göstermesi, sınanması söz konusu olan ortamlar ile ilgili endişe duyar. Örneğin, etrafınızdakilere şunu sorun: “Kalabalık bir grubun önünde bir konuşma yapman gerekecek. Kendini nasıl hissedersin?”. Büyük bir çoğunluktan “Kaygılanırım.”a yakın bir cevap alacaksınız. Dinleyici sayısına ve farklı özelliklerine (örneğin bu kişilerin yönetici, iş arkadaşı veya arkadaş olması gibi) göre bu kaygının da düzeyi değişecektir ama kimse aslında öyle zannettiğiniz gibi çok rahat değil. Aynı şekilde “Önemsediğin bir sınavın var yarın. Sınav öncesinde ve sırasında nasıl hissedersin?” diye sorsanız alacağınız yanıt diğer örneğe benzer şekilde yine kaygıyla bağlantılı olacaktır. Yani neredeyse herkes bir düzeyde yaşadığınız kaygıyı yaşıyor ama farklı düzeylerde ve şekillerde. Özetle, zannettiğiniz kadar yalnız değilsiniz!


2. Hangi noktada yardım almak gerekir?
Bu sorunun cevabı çok basit: Kendiniz bu kaygıyla boğuşur ve başa çıkamaz hale geldiğinizde ya da başa çıkmaya çalışmaktan yorulduğunuzda. Örneğin, biraz kaygılanıyorsunuz ama bu durumdan da kaçmıyor, biraz gergin olsanız da performans gösterebiliyorsanız ve performansınız etkilenmiyor size çok daha fazla bir rahatsızlık vermiyorsa bu durum, muhtemelen yardım arayışına girmezsiniz. Fakat eğer, bu kaygı sizin performansınızı etkiliyorsa, uykularınızı kaçırıyorsa, bu durumdan (sınav, performans gerektiren durum) kaçmaya çalışıyor ya da kaçıyorsanız işte o zaman kendinize bir iyilik yapın ve psikoterapiye başlayın. 


3. Nasıl düzelir?
Bu sorunun da cevabı çok şaşırtıcı değil: Psikoterapi ile. “Peki, hangi tür psikoterapi?” diye sorarsanız çok yerinde bir soru olur bu. Birçok farklı türde psikoterapi uygulaması yapılmaktadır ve bazı durumlar için bazı türdeki terapiler diğerlerine kıyasla daha etkili bulunmaktadır.


Kaygıya dair yaşanan problemlerde Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)'nin etkinliği artık tartışılmaz bir hale gelmiş durumdadır. Sınav ve performans kaygısı için de ruh sağlığı alanında çalışan birçok profesyonel tarafından BDT tercih edilmektedir. 


4. Psikoterapi işe yarar mı?
Bu tip durumlarda BDT yönelimli terapilerin etkin olduğundan bahsetmiştim. Sınav/performans kaygısı yaşayan kişiler genellikle bu yönelimdeki bir terapiden fayda görmektedirler. Terapi sürecine bağlı olarak değişebileceği için net bir zaman aralığı vermek mümkün değildir ancak ortalama 8-20 seans aralığında bir süre içerisinde fayda görülür. 


5. Neden işe yarar? Mantığı ne?
BDT düşüncelerimizi ve davranışlarımızı daha rahat edeceğimiz alternatifleri ile değiştirmeye odaklanmaktadır. Bu değişiklikler ile beraber duygumuz da değişir. Örneğin, sınav durumunda sınav öncesi kurduğumuz felaket senaryolarını ve sınava girmekten kaçınmaya çalışma davranışımızı hedef alır. BDT'de bu gibi durumlarda düşünce ve davranışlar üzerinde çalışırken etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmış gevşeme egzersizlerinden de faydalanılabilir. BDT'nin neden etkili olduğuna dair daha detaylı bilgi için “Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)” yazıma başvurabilirsiniz.

“Hiçbir şey yapasım yok.”: Depresyonda mısınız?

İçinizden hiçbir şey yapmak gelmiyorsa, uyanıp yataktan kalkmak, yemek yemek, sevdiklerinizi görmek onlarla vakit geçirmek anlamsız gelmeye başladıysa depresyonda olabilirsiniz. Ancak, burada önemli olan nokta böyle hissettiğiniz ilk günden “Depresyona girdim.” diye bir sonuca varmamanız. Çünkü depresyonda olmanız için en az 2 hafta boyunca yukarıda bahsettiğim şekilde şikâyetleriniz mevcut olmalı. Hayattan her gün aynı derecede keyif almıyoruz. Bazı günler daha isteksiz ve keyifsiz olabiliyoruz. Yukarıda bahsettiğim gibi her böyle hissettiğimizde depresyona girdik anlamına gelmiyor.

Depresyon dediğimiz aslında tek başına bir hastalık ya da bir bozukluk değil.
Depresyonu daha çok bazı bozuklukların işareti olarak görmek daha doğru olur. Depresyon, majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi bazı duygudurum bozukluklarına işaret edebileceği gibi birçok başka bozukluğa da eşlik eder. Örneğin kaygı bozuklukları yaşayan kişiler çoğunlukla depresyon semptomları da gösterirler.

Peki, 2 haftadan fazla bir süredir yukarıda bahsettiğim şikayetleriniz sürüyorsa ne yapacaksınız? 


Bu durumda bir ruh sağlığı uzmanı ile görüşmeye karar vermek ve en kısa sürede bu görüşmeyi ayarlamak en yerinde davranış olacaktır. Depresyonun ortaya çıkmasında etkili olan etkenlerin bir uzman eşliğinde belirlenmesi ve bundan sonrasında nasıl bir yol izleneceğinin kararlaştırılması yaşadığınız sıkıntıları olabilecek en kısa sürede aşmanıza yardımcı olacaktır. Özellikle de bipolar bozukluk gibi bazı bozukluklar mevcut ise bu durumda bu teşhisin konması ve gerekli ilaç tedavisi ve psikoterapinin düzenlenmesinin önemi daha da artmaktadır. Çünkü bu tür bazı bozukluklar kendiliğinden geçen ve tek başınıza başa çıkabileceğiniz durumlar değildir. Bu nedenle bir uzmana danışılması büyük önem taşır.

“Psikoterapi bana nasıl yardım edecek ki?” diyor olabilirsiniz içinizden şimdi. Depresyondaki umutsuz ve karamsar bakış açısı terapiden beklentilerinizi de düşürüyor olabilir. Psikoterapide ne şekilde çalışılacağı ve bunun mantığı hakkında şunları söyleyebilirim size: 


İlk görüşmede durumu olabildiğince net bir biçimde görebilmek adına sizin şikayetleriniz hakkında ve sizin hakkınızda detaylı bilgi alınır. Şu ana kadar denediğiniz sonuç alamadığınız yöntemler araştırılır ve bundan sonrası için terapiden beklentiniz ve hedefleriniz sorulur. İlk 1-2 görüşmede psikoterapinin yardımcı olabileceği alan içerisinde kalan hedeflere yönelik bir terapi planı oluşturulur danışan ve terapist tarafından. Bu planı terapist kendi başına oluşturmaz; Bilişsel Davranışçı Terapi’de her zaman olduğu gibi terapi planı da birlikte oluşturulur. Eğer şikayetleriniz ilaç tedavisi de gerektiriyorsa bir psikiyatrist ile ilaç tedavisine de devam edilmesi gerekir. Bu gibi durumlarda bir psikiyatrist ve bir psikolog beraber çalışabilir veya psikoterapi konusunda yetkin olan bir psikiyatrist psikoterapiyi ve ilaç tedavisini kendisi yürütebilir. Psikiyatristinizin düzenlediği ilaç tedavisini kendiniz değiştirmemeniz, kesmemeniz, yeniden başlamamanız ve etraftan duyduğunuz ilaçları tavsiye yoluyla psikiyatristinize danışmadan ilaç kullanımına başlamamanız çok önemlidir. Bu şekilde kendi ilaç tedavinizi planlamaya kalkışırsanız tedaviden faydadan çok zarar görebilirsiniz.

Önemli 
: İntihar düşünceleriniz var ise bu durumda yardım istemek için beklemeyin. Bu durumda “Arada bir aklıma geliyor; sonra vazgeçiyorum.” diye düşünüp harekete geçmeyi ertelememek gerekir. Bu nedenle, intihar düşünceleriniz zaman zaman da olsa oluyor ise bu durumu ciddiye alıp bir uzmana danışın ve bunu olabilecek en kısa zamanda yapmaya çalışın. Aynı şekilde bir yakınınız intihar düşünceleri olduğuna işaret eden ifadeler kullanıyorsa da bunu önemseyin ve yardım alması için destek olun. Bu tip işaretleri önemsemeyip sonradan pişmanlık duymak yerine en kısa sürede harekete geçin.

12/29/2011

“Çocuğum engelli. Peki, ben ne yapmalıyım?”


“Çocuğum engelli. Peki, ben ne yapmalıyım?”
  
Çocuğunuzun engelli olduğunu kabul edin!
Çocuğunuzun engelini reddetmek onun için gerekli olan tedaviyi ve eğitimi alması geciktirir. Bu durumda, çocuğunuz eğitimle geliştirebileceği becerileri geliştiremez. Çocuğunuzu olduğu gibi kabul etmeli ve en erken zamanda eğitime başlamalısınız.

Diğer çocuklarla kıyaslamayın!
Etrafınızdaki engeli olmayan çocukların yapabildiği ancak sizin çocuğunuzun yapamadığı şeyler olacaktır. Bunu kabullenmeli ve onu diğer çocuklarla kıyaslamamalısınız. Bunun yerine, çocuğunuzun eğitimine önem vermeli, onun zaman içindeki gelişimini izlemelisiniz.

Kendinizi suçlamayın!
Çocuğunuzun engeli ile ilgili kendinizi suçlamanızın çocuğunuza hiçbir faydası dokunmaz. Bunun yerine, “Şimdi ne yapabiliriz?” diye düşünmelisiniz.

Birbirinizi suçlamayın!
Engelin nedenlerine takılıp birbirinizi suçlamanın çocuğunuza yardımı dokunmaz. Ayrıca, sizin aranızdaki tartışmalar çocuğunuzu da olumsuz etkiler ve huzursuz olmasına neden olur. Bu yüzden, geçmişe değil, bundan sonra yapabileceklerinize odaklanın.

Aşırı korumacı davranmayın!
Çocuklar birçok şeyi yaparak, deneyerek öğrenirler. Aşırı korumacı davranır, çocuğunuzun hiçbir işi yapmasına müsaade etmezseniz, yapabileceği şeyleri yaparak öğrenebileceklerini öğrenemez.

İhmal etmeyin!
Çocuğunuzun ilerleme kat etmesi sizin ilginize bağlıdır. Çocuğunuzla ilgilenmez, onu ihmal ederseniz, çocuğun gelişimi olumsuz yönde etkilenir.

Hata yapmasına izin verin!
Çocuğunuz bir şey yapmaya çalıştığında “Ver ben yapayım.” veya “Yardım edeyim sana.” diyerek çocuğun kendi deneme şansını elinden almayın. Yardım istediğinde zaten bu isteğini size sözel olarak ya da beden diliyle anlatacaktır. Sürekli yardım etmek, kendi kendine bir şeyi başarma şansı vermemek çocuğunuzu güçsüz kılar. Oysa çocuğunuz yaşayarak öğrenecek. Denemesine, hata yapmasına izin verin.

Beceremeyeceği şeyleri yapmasını istemeyin!
Çocuğunuzun becerilerinin veya yaşının üzerinde olan şeyleri yapmasını istemeyin. Aksi takdirde, çocuğunuz başarısız olur, bu nedenle de kendine güveni zarar görür.

Olumlu davranışlarına ve başarılarına odaklanın!
Çocuğunuz çok küçük bir şeyi becerdiği ya da olumlu bir davranışta bulunduğu zamanlarda bile onu destekleyin, ödüllendirin.

Çocuğunuzu eve kapamayın!
Çocuğunuz zihinsel, duygusal ve sosyal olarak ancak diğer insanlarla iletişime geçerek gelişebilir. Çocuğunuzdan utanıp onu evde kapalı tutmanız onun kendini geliştirmesini engeller. Çocuğunuzu sosyal ortamlardan uzak tutmayın, insanlarla iletişim kurmasına izin verin.

Sabırlı olun!
Çocuğunuzdan bugünden yarına değişmesini beklemeyin. Eğitim zamanla çocuğunuzda olumlu sonuçlar verecektir ama bu değişim kısa sürede sağlanamaz. Eğitime ve çocuğunuza zaman verin ve sabırlı olun.

Eğitim ve tedavi sürecinde katılımcı olun!
Çocuğunuzun eğitimi ve tedavisi ile ilgilenin. Eğitmenleri ve doktorları ile iletişim kurun. Çocuğunuz sizin ilginiz ölçüsünde gelişim gösterecektir.

Çocuğunuz ile vakit geçirin!
Tabii ki yeri geldikçe televizyon da izleyecek ya da kendi başına oyun oynayacak ancak onu bir televizyon karşısına oturtup, ya da eline bir şeyler verip uzun süre yalnız bırakmayın. Çocuğunuzun sosyalleşmesi çok önemli ve bu da sizin onunla konuşma ve ilgilenmenize bağlı olarak gelişecek bir beceri. “Bir işe yaramıyor işte.” diye düşünüp ilginizi azaltmayın. Basit sosyal becerilerle başlayın ve pes etmeyin.

“Çocuğumla nasıl iletişim kurabilirim?”
Becerilerine göre:
  • Konuşun (sizi çok az, hatta hiç anlamıyor olsa bile)
  • Onunla konuşurken ona bakın ve göz göze gelmeye çalışın
  • Gülümseyin
  • Sarılın
  • Oyun oynayın
  • Kitap okuyun
  • Resim yapın
  • Müzik dinleyin/Dans edin
  • Basit komutlar verin (gel, topu ver, oraya otur vb.)

Kendinizi iyi hissetmek için de harekete geçin!
Çocuğunuza en iyi şekilde yardımcı olabilmek için öncelikle sizin iyi hissetmeniz gerekir. Engelli bir çocuk annesi/babası olarak birçok güçlükle karşılaşıyor ve üzüntü, kızgınlık gibi duygular hissediyor olabilirsiniz. Bu durumda yapabileceğiniz en iyi şey bir uzmandan (psikolog, psikiyatrist) psikolojik yardım almaktır. Bu şekilde, kendi moralinizi ve ruh durumunuzu düzeltebilir, çocuğunuza da daha hoşgörülü ve sabırlı bir biçimde yaklaşabilirsiniz. 

Klinik Psikolog Mine Hasırcı

Çocuk Ne Yaşarsa Onu Öğrenir


Çocuk Ne Yaşarsa Onu Öğrenir



Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse
Kavga etmeyi öğrenir
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa
Sıkılıp utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk devamlı utanç duygusuyla eğitilmişse
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörüyle eğitilmişse
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse
Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven içinde yetişmişse
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir. 

Dorothy Law Notre



Türkçe’ye Çeviren: Doğan Cüceloğlu
Kaynak: Yeniden İnsan İnsana

12/10/2011

Sinirim Tepemdeyken Ne Yapabilirim ki?


Öfke, hepimizin hayatında yer alan ve her zaman da yer alacak bir doğal duygularımızdan biri. Peki, her zaman hayatımızda şöyle ya da böyle yer alacak bu öfke duygusu ama hep aynı şekilde mi yaşanacak bu duyguyla? Öfkesinden (aslında öfkesini yaşayış şeklinden) şikayetçi bir insan öfkesini hep aynı şekilde mi yaşayacak? İşte bu soruların cevabı kocaman bir HAYIR değil ama kocaman bir SİZE BAĞLI! Demek istediğim, zaman zaman öfkelensek, bu duyguyu yaşasak da bu duyguyu ne kadar süreyle, ne şiddette hissedeceğimiz ve ne yapacağımız bizim elimizde.

Özellikle de haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde öfkeleniyoruz. Sinirlenmiş birini dinlediğinizde genelde  “Bu haksızlık!”, “Karşılığı bu muydu?” ya da “Ben bunu hak etmedim.” şeklinde haksızlık algısı ile ilgili cümleler duyarsınız.

Herkes zaman zaman bu düşünceler eşliğinde öfke yaşatır kendine ama önemli olan bu öfkeyi nasıl yaşadığımız. Nasıl yaşadığımız derken şu faktörleri kast ediyorum:

  • Ne kadar süreyle öfkeli kaldığımız (süre)
  • Bu öfkeyi ne şiddette hissettiğimiz (şiddet)
  • Öfkelenince ne yaptığımız (davranış)

Not. Olay özelinde değil de genel olarak yaşanan öfkeye baktığımızda tabii ki bunlara bir de “sıklık” yani “ne sıklıkta öfkeleniyoruz?” eklenecektir.

Bir örnek üzerinden gidelim. Mesela bir adam düşünelim. Bu adam kendisinin terfi edeceğinden neredeyse emin. Bu düşüncesinin sebebi de kendi seviyesindekilerden daha uzun süredir bu görevde çalışıyor olması yani daha kıdemli olduğunu düşünmesi. Ancak bir başkasının terfi ettirildiğini öğreniyor. Terfiyi kendisinin hak ettiğini düşünüp öfkelenmesi çok olası, öyle değil mi?

  1. senaryo: Hemen patronun odasına çıkıyor ve bu pozisyonu kendisinin hak ettiğini söyleyip bağırarak kendisine haksızlık yapıldığını anlatmaya başlıyor.
  2. senaryo: Gidip konuşmasının hiçbir şey değiştirmeyeceğini düşünüyor ve masasında kalıyor. Ancak öfkesi de geçmiyor çünkü hala haksızlığa uğradığını düşünüyor. Patronla konuşmuyor, evet, ama etrafına çatıp duruyor.
  3. senaryo: Biraz sakinleşmek için kendine zaman tanıyor sonrasında bunun sebebini öğrenmek için patronla konuşuyor.

Bu senaryolara bakınca hangi şekilde davranan kişinin bir sonuç alabileceğini düşünüyorsunuz. Sonuç derken elbette  “Aa siz haklısınız. Sizi terfi ettirelim o zaman. Hemen kararı değiştirelim.” tarzında bir mucizevi cevap almasını kast etmiyorum. Sonuç almak derken, “Neden böyle oldu?”  sorusuna bir cevap alıp, öfkesini dindirip, “Şimdi ne yapabilirim?” diyerek kendine bir yön çizebilecek hale gelmesini kast ediyorum.

1. senaryoya bakarsak pek bir sonuç alacağını tahmin etmiyoruz değil mi? Patrona çıkıp bağırması sonucunda muhtemelen bir cevap alamadığı gibi ya yine öfkeli bir karşılık alacak ya da kapı dışarı edilecektir. Peki öfkeyi bir patlama halinde yaşamanın tam tersine susup oturmak bir sonuç getirir mi? Yani 2. senaryodaki kişi kendi işine yarar bir şekilde mi davranıyor? Bunun cevabı da pek “Evet, kesinlikle!” olmasa gerek. Bu senaryoda yine bir sonuç alınamazken bir de hem kendine hem de başkalarına zarar veriyor. Ancak 3. senaryoya baktığımızda kişinin bir sonuç alması, kafasındaki “Neden?” sorusuna bir karşılık alması ve yolunu çizmesi daha mümkün gözüküyor.

Bu olayın kahramanının siz olduğunuzu düşünün. Siz hangi şekilde davranırdınız?

Bu örneği vermemin sebebi aslında bir olay karşısında birçok davranış biçiminin mümkün olduğunu göstermekti. Sinirimiz tepemize çıktığında, kaygımızdan elimiz ayağımız titrediğinde, korktuğumuzda o anda birçok zaman tek bir seçeneğimiz varmış gibi düşünürüz. Örneğin, birinci senaryodaki adama sorsak o anı, “Ben delirmeyeyim de kim delirsin! Tabii ki haksızlığa uğradım. Ya ne yapsaydım?” diyebilir. Bu “Ya ne yapsaydım?” kısmı aslında tam da buradaki probleme işaret eder. Başka bir şey yapmanın imkansız olduğunu sanmak işte bu duygularla baş etmenin önündeki en büyük engeldir.

1. ve 2. senaryolarda ortak olan bir şey var ki o da kesinlikle haksızlığa uğradığını düşünmek ve bir açıklama almak için adım bile atmamak. Oysa 3. senaryoda kişi bir açıklaması olabileceği ihtimalini kafadan silmiyor ve şansını deniyor. Sonuçta terfi eden kişi torpil sebebiyle de terfi etmiş olabilir, evet. Bu durumda haksızlığa uğradım düşüncesi desteklenmiş olabilir ama tek ihtimal bu değil. Durum bu olsa bile yine de 1. ve 2. senaryolardaki davranışların hiçbir faydası dokunmayacaktır kişiye.

Özetle: Öfke her insanın yaşadığı bir duygu. Özellikle de “Haksızlığa uğradım.” diye düşündüğümüzde yaşadığımız bir duygu. Ancak bu öfkeyi nasıl yaşayacağımıza, sonucunda ne şekilde davranacağımıza biz karar veriyoruz ki bu da ne şekilde düşündüğümüzle tamamen paralel. Sonuç olarak bu öfke duygusuyla kendimizi öfkeye boğarak ortalığı birbirine katmak ve bunu önümüzdeki tek seçenek olarak görmek de elimizde, öfkeyi yaşamanın farklı yollarını keşfedip çözüme yönelik davranışlarda bulunmak da, tercihi bize kalmış.


11/25/2011

Bilişsel Tuzaklar ve Bir Örnek

Bilişsel Terapilerde (Bilişsel Davranışçı Terapi dahil) çoğu insanın içine düştüğü bilişsel tuzaklar vardır. Birçok insan bu tuzaklara düşer ve kendine farklı alanlarda sıkıntı yaşatır. 


Bir örnek vererek bu tuzaklardan birinden bahsetmek istiyorum:
Metrodayken etrafımda insanların ne yaptıklarını birçok kez inceledim. Gözüme çarpan ortak özellik birçok kişinin göz temasından kaçınması ve yere ya da uzaklara bakmaya çabalaması. Bunu yargılayıcı bir tavırla söylemiyorum. Herkes böyle davranırken farklı davranmak yani gözlerinizi kaçırmamak bazen yanlış anlaşılmanıza, farklı bir niyetiniz olduğuna yorulabilir de. Bazı kişiler bu sebeple böyle davranıyor olabilirler. Tabii çok farklı sebepleri de olabilir. Bu girişi yapma sebebim benim de bahsedeceğim olay anında aynı şekilde yere bakıyor olmama bir zemin hazırlamaktı.

Hikayeye dönersek...

Yere gözlerimi dikmiş boş boş bakarken bir adamın ayakları dikkatimi çekti. Adamın ayakları çok bakımlıydı (pedikür yaptırmışcasına) ancak bir o kadar kirli görünüyorlardı ve ucuz plastik terlikler içindeydiler. Sadece ayaklarına bakarak zor şartlarda çalışan ve mali olarak çok da iyi durumda biri olmadığı tahmin edilebilirdi. Buradan yola çıkarak ayaklarının bu güzelliği parayla elde edilebilecek bir bakımın eseri değildi diyebilirim. Bu tezat ilgimi çekti ve adamın yüzüne baktım. Adam çok açık bir şekilde rahatsız oldu, huzursuz bir şekilde sağa sola baktı ve hızla yan tarafa geçti (kaçtı da diyebiliriz). Adam ne düşündü de bu şekilde davrandı bilemiyorum ama çok barizdi ki bakışımdan pek de hoşnut olmamıştı. Ayaklarına ve sonra yüzüne baktığımı fark etmişti ve benim kafamdan aslında pozitif şeyler geçtiğini düşünmemiş olmalıydı. Sadece tahmin yürüteceğim ama ucuz plastik terlikler giymiş kirli ayaklarına bakıp da "Ne güzel ayakları var." diye düşündüğüm bin yıl düşünse aklına gelmezdi. Öyle olsaydı zannediyorum ki huzursuzlanıp uzaklaşmak yerine rahat bir şekilde yerinde kalırdı. 

Günlük hayatta bu örnekteki gibi karşımızdakinin aklını okumaya o kadar eğilimliyiz ki... Kendi fikrimiz bazen o kadar net oluyor ki karşımızdakinin de aynı şekilde düşündüğünden "emin oluyoruz". Halbuki gerçekten aklından geçenleri okuyabilsek hiç beklemediğimiz alternatifleri görüp hayretten hayrete düşmemiz çok olası.

Bu tuzağın adı çok da şaşırmayacağınız gibi "AKIL OKUMA".

Verdiğim örnekteki adam bu tuzağa düşüp kaçarcasına uzaklaştı ve hayatında pek de bir önemi olmadı muhtemelen. Ancak bazı durumlarda bu tuzağa düşüp hayatımızı karartmayı becerebiliyoruz. Örneğin, yakınlarımızın aklını okuduğumuzu zannedip kendimizi hırpalayıp durabiliyoruz.

Bu örnekte elbette adamın gerçek düşünceleri neydi bilemiyorum ve ben de bir yerde akıl okumuş oluyorum; ancak bunun yalnızca bir tahmin, alternatiflerden biri olduğunun ayırdına vararak... Önemli olan, bir tahminimiz olduğu zamanlarda, hatta kendimizden çok emin olduğumuzu zannettiğimiz zamanlarda da alternatifleri görebilmek ve buna göre davranabilmek. 

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Hosted Desktop