Psikoterapi nedir?

Psikoterapi nedir + ne değildir?

Psikoterapist kimdir?

Kimler psikoterapi yapma yetkinliğine sahiptir? Psikoterapi için kime başvurmalı?

Hangi konularda psikoterapi yardımcı olur?

Psikoterapinin faydalı ve etkin olduğu konular

Klinik Psikolog kimdir?

Klinik psikologlar kimlerdir? Nasıl bir eğitimden geçerler? Ne tür bir yetkinliğe sahiptirler?

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) nedir?

Bilişsel Davranışçı Terapi'ye (BDT) dair bilgiler

Klinik psikolog mu daha iyi psikiyatr mı?

Sıkça karıştırılan klinik psikologlar ve psikiyatrların yetkinlik ve eğitimlerindeki farklar nelerdir? Hangi noktalarda beraber çalışırlar?

7/20/2016

"Durum Çok Ciddi"

Malumunuz “Durum çok ciddi.” diye başlayan “Facebook’ta paylaşmadığım şeylerden bile sorumlu tutulabilirim. Bunu engellemek için paylaşayım.” diye, tabii ki hukuki herhangi geçerliliği olmayan bir metni bile herkes kopyalayıp yapıştırıyor Facebook sayfasına. 

Durum gerçekten ciddi, çünkü “Yapmadığım şeyden sorumlu tutulabilirim.” inancını gösteriyor bu davranış. Kendini nasıl koruyacağını bilememe, sürekli tehlike altında hissediyor olma halini gösteriyor. 

Mantığı bir yana koyup, “Ya tutarsa…” diye göle maya çalmak bu aslında. Peki çok saçma, anlaşılmaz bir davranış mı? Hayır. Sadece çok acı. 

İnsanın en temel ihtiyaçlarından biridir güvende hissetmek. Şu an güvende hissedememek ise oldukça normal. Farklı siyasi görüşlerden de olsa halktan hemen herkes travmatize olmuş durumda. Halktan herhangi bir insan, gerçekten ne olduğuna dair kesin bir bilgiye sahip olamıyor ve üzerine yağan milyonlarca ihtimal ve senaryodan kendi kafasına en uyan açıklamayı seçmeye çabalıyor.

Neden? 

Çünkü insan bilmek ister nedenini, nasılını, ne olacağını. Belirsizlik, insanın en rahatsız olduğu durumlardan biridir. Belirsizlik durumunda insan ne yöne gideceğini bilemez ve adeta paralize olur. Belirsizlik had safhaya ulaştığında, kötü bir sonucu bile yeğ tutar insanoğlu. Bu durumda da sıklıkta kabuğuna, içine çekilme ve depresif bir ruh haline girme görülür. 

Bir diğer sıklıkla görülen durum ise, galeyana gelme, kutuplaşma ve kendinden görmediğine karşı saldırgan bir tutum ve davranış sergilemeye başlamaktır. Söylemeye gerek yok ama yine söyleyelim: Bu durum kendi içine çekilmekten çok daha tehlikeli! 

Çok zor bir dönem. Her şeyi geçelim onlarca masum insanın yaralanıp, öldüğü bir durum “insan” olan herkes için acıdır. Ölümlere, çatışmada ciddi derecede yaralanan insanların durumuna sevinmek, sağlıklı bir ruh halini değil yukarıda bahsettiğim ikinci hali yani galeyana gelmek ve ötekine düşmanlık tutumuna kendini kaptırmak halini yansıtır. İnsanoğlu ne yazık ki kendine sunulmuş bazı 
bahanelerin ardına saklanarak bunun çok sağlıklı olduğuna kendini ve çevresini inandırabilir.
 
Bir de şu var ki, insan bir grup içinde tek başına olduğundan çok daha mantıksızca davranabilir. Şunu demek istiyorum: Birey olarak mantıklı davranabilecek kişi grup psikolojisi ile çok daha kolay galeyana gelip, saldırganlaşabilir, manipüle edilebilir ve tek başına yapmayacağı hareketlere kalkışabilir.
Demem o ki, bol belirsizlik ve kafalarda bol soru işareti olan, kalbimizde tüm masum insanların çektiklerinin acısı ile çok acı bir dönemden geçiyoruz. Ruh sağlığımızı korumak da böyle zamanlarda zor. Her ne kadar zorlandığımız bir dönem de olsa şunlara dikkat etmenizi öneririm:
  • Gündemden haberdar olma, bilgi alma olayına kendinizi çok kaptırıp hayatınızın çoğunu kapsar hale getirmeyin. Elbette haberleri takip etme isteği gayet normal ancak hayatınızda normalde yaptığınız anlamlı ve gündelik işlerinizi görmez hale geldiğiniz bir hal faydalı değil, sağlıksız olacaktır.
  • Yakınlarınızla konuşurken de, bir önceki önerimde olduğu üzere bütün konuşmalarınız bu olmasın. Elbette, duygularımızı, düşüncelerimizi, paylaşmak bir ihtiyaç ve bu da iyi gelir. Ancak, burada da kritik nokta tüm konuşmalarımızı kapsar hale gelmemesine dikkat etmek.
  • Kendinize özen göstermek, zihniniz ve bedeninize iyi davranmak adına yaptığınız her davranış bu tip dönemlerde daha da önem kazanır. 
  • Ayrıca, çocuğunuz varsa, onları da korumak için Türk Psikologlar Derneği’nin şu önerilerine göz atmanızda fayda var: “Çocuklar Duydu”
 Ülkemize ve hepimize, her anlamda daha sağlıklı günler diliyorum.

Mine Hasırcı
Uzman Klinik Psikolog



4/01/2016

Koşulsuz Sevgi Nedir? Nerededir? Kendimi Nasıl Sevebilirim?


Herkes koşulsuzca sevilmek ister. Peki, kim gerçekten koşulsuzca sevebilir? Anne? Baba? Kardeş? Sevgili/eş? Arkadaşlar?

Yalnızca bir annenin koşulsuzca sevebileceği söylenir. Her anne koşulsuzca sever mi çocuğunu? Ne yazık ki hayır. Koşulsuz veya koşulsuza yakın sevgi duymayan ve göstermeyen bir anneyle büyüyen  uzun süre bazen de hayatı boyunca koşulsuz sevgi peşinde koşar. 

Yanlış kaynaklarda aranan koşulsuz sevgi hep hayalkırıklığı ile sonuçlanır ve koşulsuz olmadığı için çoğunlukla değersiz sayılır. Oysa bu beklentideki kişilere kendisinin o kişileri koşulsuz sevip sevmediği sorulduğunda genellikle bir şaşkınlıkla kendi sevgilerinin de gerçekten koşulsuz olmadığını fark ederler. 

Koşulsuz sevgi değersiz midir?

Elbette hayır. Sevdiğimiz kişileri koşullara, özelliklere dayanarak seçer ve severiz. Tabii ki bu her biliçli bir şekilde olmaz hatta çoğu zaman bunun ayırdında olmayız. Güzel yanı şudur ki koşulsuz sevmemek, karşınızdaki insanı sürekli değiştirmeye çalışmak veya sahte bir sevgi duyduğunuz anlamına da gelmez. 

Koşullar sevgiyi test ettiğinde, sevginizi sorguladığınız zamanlarda, seviyorsanız koşulları iyileştirmek için emek verirsiniz. Sevgiyi yaşatan en önemli unsurlardan biri emek vermektir.

Bu noktada bazılarınızın aklına “Selvi Boylum Alyazmalım” filmi gelmiştir. Tutku, sevgi, sadakat, güven, dostluk gibi unsurları sorgulamamıza vesile olan bu filmin en önemli repliklerinden biri  şudur: “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu… Sevgi emekti.”. 

Sevginin türleri vardır. Bu sebeple sevginin tek bir tanımı olduğunu söyleyemeyiz elbette. Buradaki tanım başrol oyuncusunun, yaptığı seçim ve değerlerine uygun olan tanımdır. Ancak her ne kadar izafi bir kavram olsa da sağlıklı ilişkiler için genellikle sadece tutkulu bir sevginin yeterli olmadığı, ilişkinin güven duygusu  ve emek verilmesi ile güçlü kalabileceği su götürmez bir gerçek.  Elbette bu konuda da istisnai durumlar vardır. Ancak insanların geneli, temel ihtiyaçlardan biri olan güven duygusunun olmadığı bir ilişkide uzun dönemde tatmin olmaz. Tutku, zaman içinde huzursuzluk tarafından yenilir.

Sevgi nereden başlar?

Sevgi, insanın kendinden başlar. İnsan kendini sevme becerisini artırabildiği ölçüde diğer insanları da sevebilir. Sever gibi yapma hali, şefkatli, canlı ve dolu dolu bir sevgi duyabilmeyle yer değiştirir zamanla. İnsanın kendini sevebilmesi için öncelikle kendine bakmaya cesaret etmesi, kendiyle tanışması, bu yüzleşmenin üstesinden gelerek kendine öfke, tiksinme, acıma duymadan olduğu gibi bakabilmesi  gerekir. 

Bu mümkün olabilir mi?

Kendine karşı duyulan ve gösterilen sevgi ve şefkat de geliştirilebilen becerilerdir.  Bu becerileri geliştirmek elbette kısa sürede olmadığı gibi “mükemmellik” noktasına ulaşmayı hedefleyerek de olmaz. Süreci de olduğu gibi kabul edebilmek bir yandan geliştirilecek bir beceridir.

Bu beceriler nasıl gelişir?

Bu beceriler, kişinin kendini tanımasıyla, kendine ve etrafındaki dünyaya başka bir gözle bakabilmesiyle gelişir. Bunun en kısa yollarından biri psikoterapidir. Her terapi türünün öncelikleri farklıdır. Bazı terapiler farkındalık ve bu becerileri geliştirmeyi odak noktasına koyar. Bu terapiler farkındalık yönelimli terapilerdir. Diğer terapi türlerinde de farkındalık kazanılır elbette ama bahsettiğim gibi odak noktası bu olmayabilir.

Öncelikle farkındalık (mindfulness) ve bu konudaki terapiler ile ilgili bilgi edinmenizi tavsiye ederim. Bu konuda sorularınız olursa bana da yöneltebilirsiniz.

Sevgiyle

Mine Hasırcı
Uzm. Klinik Psk.

2/16/2016

“Bir Şeyden Gerçekten Vazgeçebilirsen O Zaman Olur.” Gerçekten öyle mi?

Son zamanda seanslarımda da, günlük hayatımda da çok sık duyduğum bir cümle bu. Üzerine bu konuda bir yazı talebi de gelince artık bu konuda yazmaya karar verdim.
Bir şeye kafayı taktıysanız o iş olmayacağına ve gerçekten vazgeçerseniz olacağına dair bir inanç var.

Peki gerçekten öyle mi?

“Bir şeye/birine kafayı takmak” nasıl olur önce bir buna bakalım. Eğer bir şeye takılıp ondan başka şey göremez hale geldiyseniz bu yapıcı değil yıkıcı olur çünkü hayatınızı ve vizyonunuzu kısıtlayan bir hale gelir. Bir şeye odaklanıp, hayattaki diğer alanları, kişileri, şeyleri de unutmamak bundan ayrı tutulmalı.
Örneğin, gözünüzün işinizden başka bir şey görmüyorsa bu sosyal hayatınızı, sağlığınızı ve sonunda psikolojik durumunuzu olumsuz yönde etkiler. Oysa işinize önem veriyor, emek veriyor ama hayatınızın diğer alanlarını da ihmal etmiyorsanız o zaman yapıcı olur ve hatta genel mutluluğunuzu da artırır.

Takıldığınız şey ya da kişinin, ilk durumdaki gibi görüşünüzü kısıtlayan bir halde olduğunu düşünelim. Peki, bu durumda vazgeçersek istediğimiz sonucu elde edebilir miyiz?

Buradaki en önemli tuzak zaten bu cümleyi kurarken vazgeçmek bir yana, vazgeçme planıyla yine sonuca ulaşmaya çalışıyor olmak. Bu durumda zaten vazgeçmiş olmuyorsunuz.

Gerçekten vazgeçtiğiniz noktaya gidelim. Bu durumda istediğimiz olur mu?

Olabilir de olmayabilir de. Eğer görüşünüz kısıtlanmış bir haldeyken daha sağlıklı düşünebilir, duruma daha geniş açıdan bakabilir hale geldiyseniz bunun sonuca da olumlu etkisi olabilir. Bazı durumlarda ise tek engel sizin bakış açınız değildir. Bir başka deyişle, siz olayı her açıdan da görebilseniz (ki bu mümkün değildir) sonuç istediğiniz gibi olmaz. Bazen başka faktörler sizin bakış açınızdan çok daha etkilidir. Böyle durumlarda çözüm, ilk başta davranış ve tutumlarınıza bakmak, durumu yerniden değerlendirmek, elinizden gelen bir şey yoksa da kendini hırpalamayı bırakmaktır. Elinizden gelenin bittiğini kabul etme ve devam etme noktası burasıdır. Bu pes etmek değildir; yürümeyen bir durumda inat etmemektir.

Özetle, bir şeye takılıp kalmışsanız bu takıntılı durumdan çıkmak her türlü yararınızadır fakat bu istediğinizi elde edeceğinizi garantilemez. İsteklerimiz, hem bizim kontrolümüzde olan ve değişiklik yapabileceğimiz faktörlerden, hem de başkalarıyla ya da başka koşullarla ilişkili faktörlerden etkilenir. Bu durumdaki en sağlıklı tutum kendi payımıza düşen kısma bakmak, diğer faktörlerle ilgili de kendimizi hırpalamaktan vazgeçmektir. Sonucunda isteğiniz belki olur, belki olmaz. Bazı durumlarda da isteğimizi sonradan değiştirebilir; olsaydı bizim için faydalı olmayacağını görebiliriz.

En başta, bizim için en faydalı sonucun ne olduğundan emin olamayacağımızı kabul etmeliyiz belki de. Ne dersiniz?  

Sevgiyle,

Mine Hasırcı



11/06/2015

İsyerinde Farkindaliga Neden İhtiyac var?



Farkındalıkla ilgili araştırmalar yapıldıkça ve hayatın birçok alanındaki olumlu etkileri daha da kolay görülür hale geldikçe iş hayatında da farkındalığa ne kadar ihtiyacımız olduğu anlaşılmaya başladı. Günümüzde birçok başarılı firmada hem liderler farkındalıklarını artırmaya çalışıyor hem de çalışanlarına farkındalıkla ilgili eğitim olanakları tanıyor. 

Çalışanlarına farkındalıkla ilgili eğitim programları sağlayan dünya çapındaki bazı şirketler (Kaynak: Forbes)
  • Apple
  • Google
  • McKinsey & Company
  • Deutsche Bank
  • Procter & Gamble
  • Astra Zeneca
  • General Mills
  • Aetna
Farklı alanlarda birçok başarı hikayesine imza atmış kişiler son zamanda farkındalığın öneminden ve kendi uyguladıkları farkındalık uygulamalarından, hayatlarına ve kariyerlerine bunun etkisinden bahsetmeye başladılar.

Örneğin, Huffington Post'un kurucusu Arianna Huffington bu konuşmasında farkındalığın önemini nasıl keşfettiğini anlatıyor ve dikkate almayıp, farkındalıksız, otomatiğe alınmış bir hayat düzeniyle nasıl felakete uğrayabileceğinize değiniyor: Konuşma için buraya tıklayın.

Arianna Huffington dışında birçok dünya çapında başarı kazanmış kişi saymak mümkün. Bu yazıda sıralanan diğer kişilere bir bakalım:
Marc Benioff, Salesforce'un Yönetim Kurulu Başkanı
Jeff Weiner, LinkedIn'in Yönetim Kurulu Başkanı
Oprah Winfrey, Harpo Productions'ın Yönetim Kurulu Başkanı
Evan Williams, Twitter'ın Kurucu Ortağı
Farklı bazı isimler için bu yazıya da bakabilirsiniz.

Bu önemli referanslardan sonra farkındalığın işyerinde ne işe yaradığına bir bakalım:

Farkındalığın işyerinde hem ilişkilere, hem bireysel performansınıza direkt etkileri var. Bu konuda yapılan birçok araştırma farkındalığın, kişilerarası iletişimde ve dolayısıyla ekip çalışmasında olduğu gibi, bireysel performansta da olumlu etkisi olduğunu gösteriyor. Farkındalığın, odaklanmaya, duygularının farkına varıp, duygularını yönetebilmeye, yaratıcılığa olan katkısı her geçen gün daha net görülüyor.

İşyerinde farkındalığın üç faydasıyla ilgili çevirisini yaptığım bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz: İşyerinde Farkındalığın 3 Faydası


İşyerinde karşılaşabileceğiniz zorluklarla ilgili uygulama önerilerinin yer aldığı başka bir yazıya da buradan ulaşabilirsiniz: Aklınız İşinizde

İşyerinde farkındalıkla ilgili daha fazla paylaşım yapacağım. Takipte kalın. :)

Sevgiler

Uzman Klinik Psikolog
Mine Hasırcı



Kaynaklar: 
http://www.forbes.com/sites/drewhansen/2012/10/31/a-guide-to-mindfulness-at-work/
https://www.youtube.com/watch?v=riVrXqcc3wM
 https://www.linkedin.com/pulse/mindfulness-how-successful-people-using-latest-trend-get-andy-sellers

Fotoğraf Kaynağı: http://www.mindfulnessatwork.ie/wp-content/uploads/2015/02/Workplace-Programmes-Mindfulness.jpg