Psikoterapi nedir?

Psikoterapi nedir + ne değildir?

Psikoterapist kimdir?

Kimler psikoterapi yapma yetkinliğine sahiptir? Psikoterapi için kime başvurmalı?

Hangi konularda psikoterapi yardımcı olur?

Psikoterapinin faydalı ve etkin olduğu konular

Klinik Psikolog kimdir?

Klinik psikologlar kimlerdir? Nasıl bir eğitimden geçerler? Ne tür bir yetkinliğe sahiptirler?

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) nedir?

Bilişsel Davranışçı Terapi'ye (BDT) dair bilgiler

Klinik psikolog mu daha iyi psikiyatr mı?

Sıkça karıştırılan klinik psikologlar ve psikiyatrların yetkinlik ve eğitimlerindeki farklar nelerdir? Hangi noktalarda beraber çalışırlar?

9/15/2016

Sadece Utangaçlık mı? Sosyal Fobi mi?

Her insan, dışadönük, sosyalleşmeyi seven bir yapıda sahip değildir ve olmak zorunda da değildir. 

Bazı insanlar daha dışadönük, daha girişken ve sosyalleşmeyi seven bir yapıdayken bazıları ise daha içinekapanık, daha çekingen, daha sessiz ve kendi kendine olmayı tercih eden bir yapıdadır. 

Çekingen yapısı kişinin hayatını engellemiyor, rahatsızlık yaratmıyor ise sorun teşkil etmez. Sorun şudur ki, sosyal fobi, sıklıkla çekingenlik ile karıştırılır ve yeteri kadar önemsenmez. Oysa, sosyal fobi, önemsenmesi ve tedavi edilmesi gereken ve hayatı ciddi anlamda etkileyen bir rahatsızlıktır. Ne yazık ki, çoğu zaman anlaşılmaz ve hafife alınır.

Sosyal Fobi (Sosyal Kaygı Bozukluğu) zannedildiğinden çok daha yaygın bir durumdur. Birçok kişi, rahatsızlığının fark edilmemesi ve tedavi edilmemesi sebebiyle boşu boşuna uzun yıllar sıkıntı çekebiliyor.
Çekingen bir insan, göz önünde olmamaktan, daha sessiz ve pasif kalmaktan memnun olabilir. Çekingen bir yapıya sahip olmak mutluluğa engel değildir. Oysa sosyal fobi, insanın hayatını ciddi anlamda etkileyen, kısıtlayan ve huzurunu kaçıran bir durumdur.

Sosyal fobi ve utangaçlığın aynı düzlemde olduğu ancak derecelerinin farklı olduğu söylenebilir. 

Yani, sosyal fobi, utangaçlığın kişinin hayatını ciddi derecede olumsuz yönde etkileyip, kısıtladığı, işlevselliğini bozduğu, uç hale gelmiş halidir denebilir.

Sosyal fobisi olan bir kişi, daha çok sosyalleşmeyi, daha girişken olmayı arzu eder ancak bunu yapamayacağını düşünür; bulunduğu halden memnun değildir.
 

Utangaç insanlar da başkalarının onları olumsuz şekilde değerlendirmesinden kaygı duyabilir ve kendilerini geri çekebilirler. Ancak bunun gibi benzer özelliklerde bile  farklılıklar bulunabilir. Örneğin, sosyal fobisi olan bir kişi kaygısının diğer insanlar tarafından fark edilmesinden de kaygılanır ancak çekingen bir insan bundan rahatsızlık duymak durumunda değildir.
Sosyal fobide, kaygı ile ilgili rahatsızlıklarda gördüğümüz “kaygılanmaktan kaygılanma” halini görebiliriz. Kişi, kaygısı fark edilirse rezil olacağını, küçük düşeceğini düşünebilir. Oysa utangaç biri, çekingen yapısının gizlenmesi gereken, sorunlu bir şey olduğunu düşünmez.

Sosyal fobide kişinin, sürekli bu durumla ilgili kendini eksik ve sorunlu hissetmesi ve kendisiyle sürekli bir kavga halinde olması çok yorucu bir haldir. Çekingen kişiler, kendileriyle kavga halinde değillerdir; kendilerini “Neden daha girişken ve dışadönük değilim?” diye suçlamaz ve eksik görmezler.
Sosyal fobi bir kişinin, bir topluluk önünde performans gösterdiği durumlarla sınırlı da olabilir, genele yayılmış da olabilir. Birçok kişi sosyal fobi sebebiyle, kalabalık ortamlarda konuşmakta, yemek yemekte, yürümekte güçlük çekiyor. Bu gibi durumlardan kaçınmak bu kişilerin hayatını ciddi anlamda zorlaştırmaktadır. Performans durumuyla sınırlı olduğunda bile, birçok kişinin hayatını ciddi anlamda etkilemektedir. Örneğin, işyerinde toplantıda konuşmak, sunum yapmak gibi konularda zorlanan performans kaygısı olan kişi, bununla ilgili kendini sürekli eleştirebilir ve bu nedenle iş performansı daha düşebilir. İster performans durumlarıyla sınırlı olsun ister genele yayılmış olsun, sosyal fobi ciddiye alınması gereken bir rahatsızlıktır.

Bir çok kişi tedaviden kaçınıyor veya yakınlarını kendisi halledebileceği yönünde telkinlerle tedavi olmaktan soğutuyor. Bunun sonucunda, uygun tedaviyle hayatı ciddi anlamda kolaylaşabilecek kişi, ihtiyacı olan yardımı alamıyor ve hayatı ciddi anlamda zorlaşıyor, hatta başka psikiyatrik rahatsızlıklar da ortaya çıkabiliyor.

Eğer kendinizde ya da bir yakınınızda utangaçlığın hayatı olumsuz yönde etkilediğini gözlemliyor ya da bundan şüpheleniyorsanız bir uzmanın değerlendirmesi için başvurun.

Mine Hasırcı, Klinik Psikolog

Panik Atak Kısır Döngüsünü Farkındalıkla Kırabilirsiniz

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen panik atak, nedir?

Panik atak geçiren insan, yatağının altında bir canavar olan çocuğa benzer. Çocuğun yaşadığı rahatsızlık ve korku tavan yapmış durumdadır. Çocuk ya donup kalır ya da kaçmaya çalışır ve yoğun kaygıyla panik atakta görülen belirtilerden birçoğunu yaşayabilir. Peki yatağın altında canavar var mıdır? Hayır. Çocuk rol mü yapıyordur? Hayır. İlgi mi çekmeye çalışıyordur? Hayır. Panik atak geçiren kişiler de yaşadıkları belirtiler her ne kadar yoğun ve gerçek olursa olsun tehlike algılarının gerçekçi olmadığını anladıkları noktada iş çözülür.
Panik atak, en basit tabiriyle, kaygının zirve yaptığı, kişinin dayanamayacağından korktuğu derecede yoğun kaygı hissettiği kısa bir zaman dilimidir (Yaşayan kişiye çok uzun gelir.). Kaygı, panik nöbeti sırasında tavan yapar ve sonra yavaş yavaş azalır. Yani asla o en tepedeki halinde saatlerce kalmaz, kalamaz.
Bir ya da bir kaç kez panik nöbeti geçirdiyseniz, bu tekrarlayacağı ve artık kalıcı bir bozukluğunuz olduğu anlamına gelmez. Panik atak geçiren kişi bunun tekrar olması ihtimali üzerinde kaygılanmaya başladığı zaman bu durum kişiyi bir kısır döngüye sokar ve bu bir bozukluk haline gelir.
Panik Bozukluk, “Kaygılanmaktan kaygılanma” hali diyebileceğimiz bir kısır döngüdür. Bu döngüyü kırmanın yolu, kaygıyı yok etmekten değil, kaygıyı bir düşman, bir tehlike olarak gören kişinin bakış açısını değiştirmekten geçer.

Farkındalık kısır döngüyü nasıl kırar?

Farkındalık (mindfulness) yaklaşımı, yargılamadan şu an’a dönebilme ve gözlemleyebilme becerisini geliştirmemizi sağlar. 

Panik atak geçiriren veya yeni bir atağın gelmesinden korkan kişi, bu yargılamayan ve anda kalabilen halden çok uzaktadır. Panik halindeki kişinin zihni, bu halin aksine, sürekli bir yargılama, felaket senaryosu yazma modundadır.
Farkındalık yönelimli terapide, duruma yaklaşımınız değiştiğinde bir daha panik atak geçirmeniz halinde bu sefer çok daha kısa bir süre içinde kaygınız azalabilir. Atakların sıklığı kısa bir dönemde azalabilir ve ataklar sonlanabilir.
Farkındalık yönelimli terapi ile, zihninizin peşine takılıp gitmeme becerisini kazanır, içinde bulunduğunuz hale bir gözlemci olarak yaklaşabilir hale gelebilirsiniz.

Terapide, düşünceleri çürütmek değil, onları yargılamadan gözlemleyebilmek hedeflenir. Bu hedefe ulaşabilmek için terapi seansları sırasında ve arasında uygulanan egzersizler ve yöntemler vardır. Bu doğrultuda, genel olarak yargılayan tutumdan uzaklaşılabilir; kişinin panik nöbetine olan düşünceleri ve panik sırasındaki tutumu değişebilir. Yani, ismi bile oldukça korkutucu olan “Panik Atak”a bir tehlike, korkunç bir durum değil, bir durum olarak yaklaşabilmeyi öğrenebilirsiniz.

Sonsöz:

Birçok kişi, tedaviden kaçınmakta ve boş yere kaygıyla savaşarak hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. Oysa, panik bozukluğu, kurtulamayacağınız bir bela değildir. 
Tedavisi genellikle ilaç ve psikoterapi desteğiyle etkin bir şekilde yapılabilmektedir. 

Panik kısır döngüsünü kırmanın yolu varken, kendinizi çaresiz görerek, tedaviden kaçınarak hayatınızı zorlaştırmayın. En kısa zamanda bir uzmanla görüşebilir ve hayatınızı kolaylaştırabilirsiniz.
 

Mine Hasırcı
Klinik Psikolog

7/20/2016

"Durum Çok Ciddi"

Malumunuz “Durum çok ciddi.” diye başlayan “Facebook’ta paylaşmadığım şeylerden bile sorumlu tutulabilirim. Bunu engellemek için paylaşayım.” diye, tabii ki hukuki herhangi geçerliliği olmayan bir metni bile herkes kopyalayıp yapıştırıyor Facebook sayfasına. 

Durum gerçekten ciddi, çünkü “Yapmadığım şeyden sorumlu tutulabilirim.” inancını gösteriyor bu davranış. Kendini nasıl koruyacağını bilememe, sürekli tehlike altında hissediyor olma halini gösteriyor. 

Mantığı bir yana koyup, “Ya tutarsa…” diye göle maya çalmak bu aslında. Peki çok saçma, anlaşılmaz bir davranış mı? Hayır. Sadece çok acı. 

İnsanın en temel ihtiyaçlarından biridir güvende hissetmek. Şu an güvende hissedememek ise oldukça normal. Farklı siyasi görüşlerden de olsa halktan hemen herkes travmatize olmuş durumda. Halktan herhangi bir insan, gerçekten ne olduğuna dair kesin bir bilgiye sahip olamıyor ve üzerine yağan milyonlarca ihtimal ve senaryodan kendi kafasına en uyan açıklamayı seçmeye çabalıyor.

Neden? 

Çünkü insan bilmek ister nedenini, nasılını, ne olacağını. Belirsizlik, insanın en rahatsız olduğu durumlardan biridir. Belirsizlik durumunda insan ne yöne gideceğini bilemez ve adeta paralize olur. Belirsizlik had safhaya ulaştığında, kötü bir sonucu bile yeğ tutar insanoğlu. Bu durumda da sıklıkta kabuğuna, içine çekilme ve depresif bir ruh haline girme görülür. 

Bir diğer sıklıkla görülen durum ise, galeyana gelme, kutuplaşma ve kendinden görmediğine karşı saldırgan bir tutum ve davranış sergilemeye başlamaktır. Söylemeye gerek yok ama yine söyleyelim: Bu durum kendi içine çekilmekten çok daha tehlikeli! 

Çok zor bir dönem. Her şeyi geçelim onlarca masum insanın yaralanıp, öldüğü bir durum “insan” olan herkes için acıdır. Ölümlere, çatışmada ciddi derecede yaralanan insanların durumuna sevinmek, sağlıklı bir ruh halini değil yukarıda bahsettiğim ikinci hali yani galeyana gelmek ve ötekine düşmanlık tutumuna kendini kaptırmak halini yansıtır. İnsanoğlu ne yazık ki kendine sunulmuş bazı 
bahanelerin ardına saklanarak bunun çok sağlıklı olduğuna kendini ve çevresini inandırabilir.
 
Bir de şu var ki, insan bir grup içinde tek başına olduğundan çok daha mantıksızca davranabilir. Şunu demek istiyorum: Birey olarak mantıklı davranabilecek kişi grup psikolojisi ile çok daha kolay galeyana gelip, saldırganlaşabilir, manipüle edilebilir ve tek başına yapmayacağı hareketlere kalkışabilir.
Demem o ki, bol belirsizlik ve kafalarda bol soru işareti olan, kalbimizde tüm masum insanların çektiklerinin acısı ile çok acı bir dönemden geçiyoruz. Ruh sağlığımızı korumak da böyle zamanlarda zor. Her ne kadar zorlandığımız bir dönem de olsa şunlara dikkat etmenizi öneririm:
  • Gündemden haberdar olma, bilgi alma olayına kendinizi çok kaptırıp hayatınızın çoğunu kapsar hale getirmeyin. Elbette haberleri takip etme isteği gayet normal ancak hayatınızda normalde yaptığınız anlamlı ve gündelik işlerinizi görmez hale geldiğiniz bir hal faydalı değil, sağlıksız olacaktır.
  • Yakınlarınızla konuşurken de, bir önceki önerimde olduğu üzere bütün konuşmalarınız bu olmasın. Elbette, duygularımızı, düşüncelerimizi, paylaşmak bir ihtiyaç ve bu da iyi gelir. Ancak, burada da kritik nokta tüm konuşmalarımızı kapsar hale gelmemesine dikkat etmek.
  • Kendinize özen göstermek, zihniniz ve bedeninize iyi davranmak adına yaptığınız her davranış bu tip dönemlerde daha da önem kazanır. 
  • Ayrıca, çocuğunuz varsa, onları da korumak için Türk Psikologlar Derneği’nin şu önerilerine göz atmanızda fayda var: “Çocuklar Duydu”
 Ülkemize ve hepimize, her anlamda daha sağlıklı günler diliyorum.

Mine Hasırcı
Uzman Klinik Psikolog



4/01/2016

Koşulsuz Sevgi Nedir? Nerededir? Kendimi Nasıl Sevebilirim?


Herkes koşulsuzca sevilmek ister. Peki, kim gerçekten koşulsuzca sevebilir? Anne? Baba? Kardeş? Sevgili/eş? Arkadaşlar?

Yalnızca bir annenin koşulsuzca sevebileceği söylenir. Her anne koşulsuzca sever mi çocuğunu? Ne yazık ki hayır. Koşulsuz veya koşulsuza yakın sevgi duymayan ve göstermeyen bir anneyle büyüyen  uzun süre bazen de hayatı boyunca koşulsuz sevgi peşinde koşar. 

Yanlış kaynaklarda aranan koşulsuz sevgi hep hayalkırıklığı ile sonuçlanır ve koşulsuz olmadığı için çoğunlukla değersiz sayılır. Oysa bu beklentideki kişilere kendisinin o kişileri koşulsuz sevip sevmediği sorulduğunda genellikle bir şaşkınlıkla kendi sevgilerinin de gerçekten koşulsuz olmadığını fark ederler. 

Koşulsuz sevgi değersiz midir?

Elbette hayır. Sevdiğimiz kişileri koşullara, özelliklere dayanarak seçer ve severiz. Tabii ki bu her biliçli bir şekilde olmaz hatta çoğu zaman bunun ayırdında olmayız. Güzel yanı şudur ki koşulsuz sevmemek, karşınızdaki insanı sürekli değiştirmeye çalışmak veya sahte bir sevgi duyduğunuz anlamına da gelmez. 

Koşullar sevgiyi test ettiğinde, sevginizi sorguladığınız zamanlarda, seviyorsanız koşulları iyileştirmek için emek verirsiniz. Sevgiyi yaşatan en önemli unsurlardan biri emek vermektir.

Bu noktada bazılarınızın aklına “Selvi Boylum Alyazmalım” filmi gelmiştir. Tutku, sevgi, sadakat, güven, dostluk gibi unsurları sorgulamamıza vesile olan bu filmin en önemli repliklerinden biri  şudur: “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu… Sevgi emekti.”. 

Sevginin türleri vardır. Bu sebeple sevginin tek bir tanımı olduğunu söyleyemeyiz elbette. Buradaki tanım başrol oyuncusunun, yaptığı seçim ve değerlerine uygun olan tanımdır. Ancak her ne kadar izafi bir kavram olsa da sağlıklı ilişkiler için genellikle sadece tutkulu bir sevginin yeterli olmadığı, ilişkinin güven duygusu  ve emek verilmesi ile güçlü kalabileceği su götürmez bir gerçek.  Elbette bu konuda da istisnai durumlar vardır. Ancak insanların geneli, temel ihtiyaçlardan biri olan güven duygusunun olmadığı bir ilişkide uzun dönemde tatmin olmaz. Tutku, zaman içinde huzursuzluk tarafından yenilir.

Sevgi nereden başlar?

Sevgi, insanın kendinden başlar. İnsan kendini sevme becerisini artırabildiği ölçüde diğer insanları da sevebilir. Sever gibi yapma hali, şefkatli, canlı ve dolu dolu bir sevgi duyabilmeyle yer değiştirir zamanla. İnsanın kendini sevebilmesi için öncelikle kendine bakmaya cesaret etmesi, kendiyle tanışması, bu yüzleşmenin üstesinden gelerek kendine öfke, tiksinme, acıma duymadan olduğu gibi bakabilmesi  gerekir. 

Bu mümkün olabilir mi?

Kendine karşı duyulan ve gösterilen sevgi ve şefkat de geliştirilebilen becerilerdir.  Bu becerileri geliştirmek elbette kısa sürede olmadığı gibi “mükemmellik” noktasına ulaşmayı hedefleyerek de olmaz. Süreci de olduğu gibi kabul edebilmek bir yandan geliştirilecek bir beceridir.

Bu beceriler nasıl gelişir?

Bu beceriler, kişinin kendini tanımasıyla, kendine ve etrafındaki dünyaya başka bir gözle bakabilmesiyle gelişir. Bunun en kısa yollarından biri psikoterapidir. Her terapi türünün öncelikleri farklıdır. Bazı terapiler farkındalık ve bu becerileri geliştirmeyi odak noktasına koyar. Bu terapiler farkındalık yönelimli terapilerdir. Diğer terapi türlerinde de farkındalık kazanılır elbette ama bahsettiğim gibi odak noktası bu olmayabilir.

Öncelikle farkındalık (mindfulness) ve bu konudaki terapiler ile ilgili bilgi edinmenizi tavsiye ederim. Bu konuda sorularınız olursa bana da yöneltebilirsiniz.

Sevgiyle

Mine Hasırcı
Uzm. Klinik Psk.